21 Ekim 2008 Salı

Müdahaleci Devlet Tuzagi

kapitalizmin öteki yüzü
Yaklaşan ekonomik krizin etkisi ile devletin kutsal piyasaya müdahale etmesi meşru görülmeye başlandı. Müdahaleci devlet hatta planlamacı devlet sosyalist cenahta umutla olmasa bile "biz vaktiyle dediydik" der gibi müstehzi bir gülümseme ile karşılandı. Bence vaktiyle dediklerimizle, bugün olanlar arasındaki benzerlikleri fazlaca abartmamak lazım.

Bugün olan şudur; devletin tekelinde olan kamu kaynakları, batmış olan finans-kapital kuruluşlarını kurtarmak için kullanılıyor. Zarar eden ya da batan tefecilere, bankalara kurumsal borsa simsarlarına para enjekte ediliyor. Dikkat etmek gerekir ki; kurtarılanlar, para enjekte edilenler hastane, postane, demiryolu gibi hiç olmazsa bir ölçüde toplumun da istifade kuruluşlar değil, tekrar vurgulayalım finans-kapitalin en saldırgan, en gözü dönmüş unsurları. Batan/kurtarılan bankaların ne kadar gözü dönmüş bir kar hırsı ile hareket ettikleri sermaye çevrelerinde hatta kilise vaazlarında bile kabul ediliyor. Hal böyle iken, kriz karşısındaki kapitalist sınıfın ve devletinin tepkisinin solu haklı çıkardığı ya da onları solculaştırdığını iddia edenlere "sol" üzerine ciddi bir şekilde yeniden düşünmeyi öneririm. Bu görüş solu devlet müdahaleciliği, sosyalizmi ise devlet kapitalizmi ile özdeşleştirmekten malül eski bir yaklaşımın izlerini taşıyor.

Bugün devlet kapitalizminin en parlak örneğini Çin Halk Cumhuriyeti sergiliyor. ÇHC Rusya ya da Amerika gibi zengin doğal kaynaklar üzerine oturmuyor. Ama hem Rusya'dan hem de ABD'den hızlı gelişiyor, dış ticaret fazlası veriyor filan. Yani kapitalizmin bütün kıstaslarına göre ÇHD gayet başarılı bir performans sergiliyor. Eskiden Çin'in en büyük sermayesi nüfusu denirdi. Bugünlerde bu ifade biraz eksik kalır; Çin Halk Cumhuriyeti'nin en büyük sermayesi ya da becerisi,ne dersek diyelim, dünyanın en kalabalık nüfusuna, köleci toplum ilişkilerini hala üretim güçlerinin gelişimine zarar vermeyecek bir ustalıkla ile yaşatabilmektir. Bugün Çin Halk Cumhuriyeti global emek piyasasına köle emeğine benzer muzzam bir emek arzı sunduğu için dünya çapında sınıf mücadelesi ciddi anlamda duraksamaktadır.

Çin Halk Cumhuriyeti yani Doğu Kapitalizmi ile Batı Kapitalizmi arasında bir parallik oluşur mu ? En azından devletin piyasaya müdahalesi bağlamında giderek daha çok benzeyecekleri kesin gibi görünüyor. Siyasi rejim olarak ne kadar benzerler zaman gösterecek. Gerçi 11 Eylül'den beri Burjuva Demokrasisinin kalelerinde ne kadar çok gol gördüklerini hatırlatmaya gerek var mı bilmiyorum. Çin Halk Cumhuriyeti ile ABD arasındaki paralelliği ve düşmanlığı konu alan şu makaleyi özellikle tavsiye ediyorum. (ABDde Yükselen Ne?)

Devlet Kapitalizmini ve Çin'i tanımlamak anlamak ve eleştirmek zorlu bir iş. Bugün Çin Halk Cumhuriyeti'ni eleştirirken liberalizmin de tıpkı sol gibi sesinin titrediğini gözlemleyebiliriz. Çünkü liberalizme göre bütün o özgürlükler, sivil haklar filan hep daha hızlı gelişen bir toplumun gerçekleşmesi içindir...Ve Çin Halk Cumhuriyeti süper hızlı gelişimektedir, son 30 yılda ekonomisini 45 kat büyütmüştür. Dünyada dolaşan paranın önemli bir kısmı Çin kaynaklıdır vs. Ama Çin'in sivil haklarn, ifade özgürlüğü karnesi berattır. Bu liberalizmin açıklayamadığı yaman bir çelişki midir ? Çok da yaman değildir, çünkü gaye hasıl olmuştur, gelişme sağlanmıştır. Gayeye götüren vasıtaların biraz uygunsuz olması bir nebze gözardı edilebilir.

Peki sol bu konuya nasıl yaklaşabilir konuya ? Devlet kapitalizmi yine de vahşi kapitalizmden iyidir mi diyeceğiz ? Devlet kapitalizmine biraz daha ılımlı mı yaklaşacağız ? Aslında Devlet Kapitalizmine daha ılımlı yaklaşan bakış açısının geri planında hep bir sosyal devlet ütopyası yatar. Devlet bir kere müdahale etmeye başladı mı, Keynesyen yatırım politikalarını da benimsese bile, er geç sosyal yönünü hatırlayacaktır diye düşünülür. Menşur iç pazarın genişletilmesi mülazaralarına başvurulur.

Ama burada unutlan, sosyal devletin ekonomik değil politik bir kategori olduğudur. Sosyal Devlet ekonomik zaruretlerden daha fazla sınıf mücadelesinin siyasi tezahürlerinden ortaya çıkmıştır. Devlet Müdahaleciliği kendiliğinden sosyal devlete dönüşmez. Hele bu günkü gibi, açıkça sermayenin kısa vadeli çıkarlarını ihya etmek için yapılmışsa. Aslında kafamız karıştığında soracağımız soru çok basittir: Devlet bu müdahaleyi ne için yapıyor ?

3 Ekim 2008 Cuma

Masumiyet Müzesi Üzerine II

Masumiyet müzesinin Kemal'in nişan töreninin hemen sonrasında yön değiştirdiğini derinleştiğini anlatının gerçek bir romana dönüşmeye başladığını söylemiştim. Kuşkusuz anlatı okuru adım adım böyle bir değişime hazırlıyor, hiç bir "şey göründüğü kadar basit değildir" der gibi bir tempoda ileriyordu.

Nişan törenin hazırlanması, merak ve heyecanın adım adım artması bana Dostyevskivari bir olay/skandal örgüsüne doğru gidişi hatırlattı. Bilindiği üzere Dostoyevski'nin birçok yapıtında kahramanlarının hepsi için önem taşıyan bir kurguya doğru akar anlatı. Olay bazen bir toplantı, bazen bir düşün bazen de bir mahkeme celsedir. Peki olayın roman kurgusu içersinde önemi nedir? Sadece anlatı temposunu canlı tutmaya mı yarar ? Böyle bir etkisi olduğunu kabul etmek gerekir. Okur olarak roman örgüsü içersinde ilerledikçe kendimizi olaya kaptırırız ve büyük olay/skandal'a doğru sürükleniriz. En az "olay"lı romanlarından biri Yeraltından Notlar'da bile sıkı bir olay/skandal beklentisi vardır. Yeraltı adamı er geç Nevski Bulvar'ına çıkacak ve kendisine yokmuş gibi davranan o meçhul subayın üzerine kararlı bir şekilde yürüyecek, ilk yol veren kesinlikle kendisi olmayacaktır. Romanın tümü neredeyse bu olay/skandalın hazırlığı ile geçer.

Peki romanda olay/skandal sadece anlatı temposu ile ilgili bir yer mi kaplar? Hayır. Ya da en azından Dostoyevski romanı için hayır !

Dostoyevski'nin romanında olay insanların kendilerine dair bütün önbilgilerin sınandığı bir hesap gününe dönüşür. Olay öyle büyük bir ustalıkla kurulur ki, içine aldığı herkesi kendinden başka birşey olmaya zorlar. Kişi kendisi ile örtüşmez hiçbir zaman. Hep başka birşeye dönüşme kendini aşma potansiyeli taşır.

Temeldeki iddia son derece basittir. İnsan kendini varedebilmek için başkalarına muhtaçtır. Başkaları ile ilişkiye, çatışmaya girmeden insandaki insanı görmek mümkün değildir. Hiç birşey bulamadığı bir yerde insan kendini anlamak için aynaya bakar ki o da kendisi ile karşılaşmasıdır bir anlamda.

Masumiyet Müzesinde burjuva genci Kemal'i insan Kemal yapan biri doğrudan ikincisi dolaylı iki olaydan söz etmemiz gerekir. İlk gizli sevgilisi Füsun'u da çağırdığı kendi nişan törenidir. Bu tören ve sonrasında yaşanan olaylar ardından Kemal'in hayatı tamamen yön değiştirir. Füsun'la o ana kadar yürüttüğü ilişkinin aslında her burjuva erkeğin kullanabileceği gayri resmi bir hak gibidir. Burjuva erkekler kendi sınıflarından seçkin bir kadınla hoş evlilikler yaparlar, daha aşağı sınıftan kadınlarla da ilişkiler yürütürler. İşin püf noktası kontroldedir. Erkek kontrolü hiçbir zaman elinden bırakmamalıdır. Zaten Kemal'in babası da benzer bir ilişki yürütmüştür yıllarca.

Ama işte birşey olur, deyim yerinde ise Kemal'in hayatı kayar. Basit bir eşikten geçip hayatını kaydıran kahramanlar Orhan Pamuk'un romanında ara ara rastlanan bir temadır. Hatırlanırsa, Yeni Hayat romanı "Bir Kitap Okudum Hayatım Değişti" cümlesi ile başlar. Ancak Yeni Hayatın kahramanın değişen sadece hayatıdır. Bir dizi tuhaf maceraya dalar okuduğu kitabın etkisi ile. Masumiyet Müzesinde açık ya da örtük, bir çok Yeni Hayat anıştısı vardır. Ama fark şudur ki, Kemal'in sadece "hayatı" değil kendisi de değişmişmeye başlar yavaş yavaş. Önce gizli sevgilisini kaybeder ve bu kaybın acısı bir burjuvaya yakışmayacak kadar uzun taşır içinde. Önceleri nişanlısı tarafından bile belli bir hoşgörü ile karşılanır. Ama acı uzadıkça uzar, uzadıkça koyulaşır. Acı Kemal'in içini dağlamıştır, onu kuru bir dal parçasına çevirmiştir. Artık eşyanın, pırıltının ve şenlikli ilişkilerin dünyasından yani burjuva dünyasında ona yer yoktur.

O da gider. Evet tuhaf bir şekilde başka bir dünyaya, akşamları televizyondan başka bir eğlencesi olmayan insanların dünyasına. Elinde birikmiş üç-beş kuruşu bankerlere kaptıran küçük insanların, yeknesak dünyasına... Gittiği yer daha mı iyidir, bilinmez. Ama kesin olan geldiği yerin artık ona uzak olmasıdır.

Aşk ve özlem, kişiyi insan yapan o en güçlü en eski duygu, Kemal'i de kaplamış ve onu sosyal sınıfının sıradan bir bireyi olmaktan çıkarmış, aşık Kemal, aşkı için herşeyden vazgeçen Kemal, biraz basmakalıp olacak ama, İnsan Kemal yapmıştır. Bence Kemal Orhan Pamuk'un ilk gerçek kahramanıdır...

Kemal'in başına gelen ikinci olay daha dışsal bir olaydır. Hatta şöyle diyebiliriz, yazar bu olayı dışsal tutabilmek için özel çaba harcar. Mesela "merak etmeyin, bu siyasal ayrıntılarla canınızı sıkmayacağım" der. Ama işte olmuştur.Siyasetle ilgili ilgisiz herkesin hayatını karartan 12 Eylül cuntası romanın merkezine yakın bir yere gelmiş yerleşmiştir. Sokağa çıkma yasakları, askerlerin herşeye burnunu sokması, türedi bankerler aracılığı ile insanların küçücük birikimlerinin büyük sermayenin emrine sunulması, yozlaşan çoraklaşan kültürel ortam, tutuculaşan gündelik hayat...
12 Eylül budur. Ne Kemal ne de Pamuk 12 Eylül'ü anlatacağım diye yola çıkmamıştı.Ama zaten 12 Eylül' kimseden izin almadan hayatımızın ortasına oturdu...Roman boyunca Kemal 12 Eylül atmosferini giderek daha yoğun bi şekilde hisstemeye başlar. Bu yüzden Masumiyet Müzesi'nin Orhan Pamuk'un en politik romanı olduğunu idda edeceğim.

Toparlamaya çalışırsak; şunu söylebiliriz. Masumiyet Müzesi Orhan Pamuk'un kendini yazar olarak aştığı ve romanın akışına bıraktığı en iyi romanlarından biridir diyebiliriz.

25 Eylül 2008 Perşembe

Masumiyet Müzesi Üzerine I

Orhan Pamuk'un dünyaya baktığı konumu sevmiyorum. Dünyaya bir türk burjuvasının sınırlılıkları malul bir yerden bakıyor demek haksızlık olacaktır belki. Ama televizyona çıkan Orhan Pamuk, kendi romanı üzerine durmandan konuşan Orhan Pamuk, babasının bavulundan söz eden Orhan Pamuk bana geldiği sınıfın dünyayı kendinden başlatan ve bitiren dünya algılamasını hatırlatır.

Ama Orhan Pamuk'un edebiyatı ile özellikle son kitabı Masumiyet Müzesi ile sınıfsal sınırlılıklarını aştığını görüyorum. Bu vesile ile Masumiyet Müzesi üzerine bir kaç söz söylemek istedim.

Kitap bir burjuva gencin rüyası ile başlar. Kitabın kahramanı Kemal güzel seçkin kendi sınıfından bir kızla, bütün sosyetenin onaylacağı bir evlilik yapacaktır ve aynı zamanda yeni "sevişmeye" başladığı güzeller güzeli tezgahtar kız Füsun ile ilişkisini sürecektir. Dünya bir kazan-kazan ilişkisi kurmuştur. Hayat ışıltılı bir balo akşamı gibidir, alabildiğine parıltı ve yüzeysel. "Efsane" yetmişlere götürür bizi. Evlilik öncesi sevişebilen, burjuva gençler... Dünya altüst olurken, İstanbul burjuvasinin gençleri, muhtelemen bugün ülkeyi yönetenler ve muhtemelen Orhan Pamuk'un yaşıtları evlilik öncesi sevişmeyi, müthiş bir radikalizm ve doğulu bir toplumda batılı gibi yaşama olarak görürler. Kitabın ilk bölümünde üzerimize 70'li yıllar zırvalık imgeleri boca edilir. Yerli gazozlar, yeşilçam filimleri, evlerde toplanan çılgın(ya da seksen sonrası terminoloji ile yoz) gençler, avrupai görünme sevdaları filan felan.

Kitabı okuyan birçok insandan "ne kadar da masumduk" o yıllarda lafları duyuyorum bugünlerde. Nasıl bir masumiyetten bahsedildiği pek belli değil ama.

Çocuksu olma anlamında ise masumiyet mi ?Hiç de çocuksu değildi türkiye toplumu o yıllarda. 15-16 haziran'dan başlayan, 1 Mayıslara uzanan, bir direniş geleneği, kritik sektörleri kilitleyecek bir sınıf mücadelesi, grevler itaatsizlikler dalgası yaratmıştı.

Günahsız olma anlamında da masumiyetten de söz konusu değil bence. Kahramanmaraş'tan Bahçelievlere kadar, onlarca katliama doğrudan ya da dolaylı dahli vardı bu toplumun. Devlet ve kontrgerillanın örgütlü çeteleri insanlara saldırıken, durumu sağ sol kavgası, kardeş kavgası gibi laflarla açıklama duyarsızlığına kaptırmıştı kendini. Kandırılmış, korkutulmuş belki ama, masum asla.

Masumiyet Müzesinin kahramanı Kemal de aynı sağ-sol geyiğini tekrarlıyor romanda. "Soğuk savaş" ideolojilerinin etkisinde kalan solcu ve sağcı gençler birbirlerini vuruyordu sokakta diyor.

Romanı buraya kadar zorlanarak ve bu kadar saçma devam edemez diyerek okudum...

Sonra bir yerde kırıldı roman, yön değişitirdi, derinleşti ve benim Orhan Pamuk'un sanatına ve romancılığına olan saygımı ihya etti.

Onu da sonra anlatayım.

5 Temmuz 2008 Cumartesi

Düşme üzerine

Yozlaşma ve düşüş üzerine konuşuyorsak çağın neresinde olduğumuz önemlidir. Herşey dibe vurmuş, katı olan herşey kokuşmuş olabilir. Böyle bir çağda yapılabilecek en alçakça şey, pisliği altınla kaplamaktır. Boş sözler ve yalan sanat ve edebiyatın en kötü günahıdır. Düşkünlüğün adını koymak kabullenmek birşeyler yapmaya başlamanın ön koşuludur. Böyle bir çağı içinde yaşarken teşhis etmek daha zordur kuşkusuz. Bir düşüş çağında yaşadığımızı düşünüyorsak; nereden buraya geldik diye sormak gerekir herşeden önce. Yüksekte olduğumuz dönem hangisiydi ? Yoksa yanılıyor muyuz, bütün bu şikayet ettiğimiz, düşkünlükler o dönemlerde de yok muydu ? Kimbilir belki de sadece bireysel olarak yaşadığımız bir düşkünlüğü bütün çağa yaymaya mı çalışıyoruz ? Peki nereye kadar düşeceğiz ? Bu sorularla uğraşmayı sonraya bırakalım ve "düşüş" ün neye işaret ettiğine yaklaşmaya çalışalım.


"Düşüş" katıksız koyu bir yabancılaşmadır. Camus'nun anlattığına yakın bir yabancılaşmadan söz ediyoruz. Bakın ne diyor Camus'nun kahramanı; "Her şey, ben karıştırılmaksızın olup bitiyordu, kaderim bana sorulmadan tayin olunuyordu (...) İyi düşününce söylenecek bir şeyim olmadığını anlamaktaydım. Kendi kendimi seyrediyormuş gibi bir hisse kapıldım." Yabancı bir fanusun içinde yaşar, kimse ona dokunamaz o da kimseye. Hata bazen Dövüş Kulübü'ünde olduğu gibi doklunmak ve dokunulmak bir ütopyaya dönüşür.



Biz mesela, Robert Musil'in Niteliksiz Adamı'nı okurken Avursturya-Macaristan imparatorluğunun hazin sonunu biliriz. Bu yüzden de, Musil'i çağdaşlarından daha fazla hak veririz belki de.

8 Ocak 2008 Salı

Mülk Ütopyanın Temelidir.



Ursula LeGuin’in ünlü romanı Mülksüzler birbirine yakın iki ayrı dünyayı anlatır. Her iki dünyada yaşayanlar da diğerini kendi gezegelerinin uydusu olarak kabul ederler. Eski olan, kalabalık olan, bereketli olan, cennet kadar güzel olan mülkiyetçilerin hakim olduğu gezengen Urras’tır. Devrim bir gün kurulu düzeni tehdit etmeye başladığında, Urras iktidar aygıtı devrimin o anki tezahürü olan isyancılara, yaklaşık bir milyon Odocu Anarşisti gezegenlerinin uydusuna göndermiştir. Odocu devirimciler bunu sürgün değil bir Çıkış olarak görme eğilimindedirler. Ancak bu Mısır’dan çıkan israiloğullarının durumundan çok farklıdır. Hatırlanırsa Rab onlara azımsanmayacak bir vaadde bulunmuştu: “O ülkeden çıkarıp geniş ve verimli topraklara, süt ve bal akan ülkeye, Kenan, Hitit, Amor, Periz, Hiv ve Yevus topraklarına götüreceğim.” Oysa Annarres adını verdikleri dünyaları verimsiz, tozlu kurak ve sıcaktır. İki dünya arasındaki farkı, romanın kahramanı Shevek, Urras’lıların yüzüne bakarak şöyle haykırır.

“Siz Urras’lıların herşeyi yeterince var. Yeterince hava, yeterince yağmur, çimen okyanuslar, yiyecek, müzik, yapılar, fabrikalar, makineler, kitaplar, giysiler, tarih.Siz zenginsiniz, siz sahipsiniz. Biz yoksuluz, bir yoksunuz. Sizde var, bizde yok. Burada herşey çok güzel. Güzel olmayan yalnızca yüzler. Annares’te hiçbirşey güzel değildir, yalnız yüzler güzeldir. Diğer yüzler erkek ve kadın yüzleri. Bizim onlardan başka bir şeyimiz yok, birbirimizden başka birşeyimiz yok. Siz burada mücevherleri görüyorsunuz, orada gözleri görürsünüz. Gözlerde de görkemi insan ruhunun görkemini görürsünüz. Çünkü bizim erkeklerimiz ve kadınlarımız özgürdür, hiç bir şeye sahip olmadıkları için özgürdürler. Siz sahipler ise sahiplisiniz. Hepiniz hapistesiniz. Herkes yalnız tek başına, sahip olduğu yığınla birlikte. Hapiste yaşıyor hapiste ölüyorsunuz. Gözlerinizde görebildiğim yalnızca bu-duvar, duvar !”

Shevek’in coşkulu sözleri iki dünya arasında antagonist bir farklılık olduğunu düşündürse de, Annares’te de duvarlar vardır. Çünkü roman şöyle başlar. “Bir duvar vardı. Önemli görünmüyordu. (...) Yolla kesiştiği yerde bir kapısı yoktu; orada yerin geometrisine indirgeniyordu; bir çizgiye bir sınır düşüncesine. Ama düşünce gerçekti. Önemliydi. Yedi kuşak boyunca dünyada o duvardan daha önemli birşey olmamıştı.” Odocular yoksunluklar dünyasına geldiklerine kendilerine, maddelerin bolluğunu vaad eden değil, özgürlüğü ve dayanışmayı ören bir cennet kurmaya giriştiler. Bolluk onlar için ahlaki olarak dışkı anlamına geliyordu. Dili, düşünceyi kültürü yeni baştan kuran, insan ilişkilerinden hükmetmeyi dışlayan bir birada yaşama pratiği kurmaya çalıştılar. Gerçekten inançlı devrimcilerdi. Ancak sınır düşüncesi, hem kendilerinin hem de onları buraya süren Urras’lıların üzerinde uzlaştığı bir şeydi. Aralarında görünen tek uzlaşma. Ama sınır, hiçbir zaman basit bir düşünce olmadı. Hiçbir zaman, içinde kalana özgürlük getirmedi. Dışında olana da. Zaten içerisi ve dışarısı, sadece durduğumuz yerle ilgiliydi. Sınır iki tarafı da, tutsaklaştırdı.

Annares’te yaşayan Odocu anarşistler, iktidarın reddetmekle defolacak bir illet olmadığını biliyorlardı. İktidarın kaynaklarının ne olduğu üzerine incelikle düşünülmüş çıkarımları vardı. Para ve mülkiyet ilişkilerini, bencilliği, uzmanlaşmayı kalıcı meslekler edinmeyi, kafa emeği ile kol emeğini ayırmayı, rekabeti, tüketim kültürünü, maddi hayata aşırı bağımlılığı bilinçli bir şekilde dışladılar. Sorumluluk ve dayanışma ile aynı anda varolabilecek sahici bir özgürlük kurmayı amaçladılar.

Sorun ütopyalarında değildi. İnsanlar arasındaki ilişkilerde katılımı, dayanışmayı, sağlayacak, çalışan, pratik mekanizmalar kurdular. Yaşaması çok müşkül olan bir eko-sistemde, insani yaşamı mümkün kılan muazzam işler yaparlarken mülkiyetçiliğin, piyasanın uzmanlaşmanın ve en önemlisi de devletin zaruret olmadığını kanıtladılar. Kent öncesi kabile toplumuna dönecek bir anarşizm kurmayı hiç bir zaman istemediler. Bilim ve tekolojiyi eşitlikçi dayananışmacı ve kamunun yararı için kullandılar. Annares’e yerleştiklerinde kentlerden önce yolları inşa ettiler. Yalıtılmışlığın bir kentin başına gelebilecek en büyük bela olduğunu biliyorlardı. Başkentleri yoktu, ama Abbaney kenti doğal bir merkez olmaya doğru evrilmişti. Bunun sorun olabileceğini seziyorlardı, çünkü merkez ile iktidarın aynı şey olmasalar da aralarında yakın bir ilişki vardı. Bitmez tükenmek bilmeyen bir uyanıklıkla ve farkındalıkla, bunu önlemeye çalşıyorlardı. Sınıfların, devletin ve mülkiyetin olmadığı bir yerde, organize şiddetin olmayacağını da kanıtlamışlardı. Sokaklarda yumruklaşan insanlar görmek sıradan bir durum sayılırdı, kavga adil oldukça ya da taraflardan biri yardım istemedikçe kimse müdahale etmezdi, yani organize olmamış bir şiddet yani iktidardan kaynaklanmayan şiddet gizlenmeden, üzeri örtülmeden yaşamın bir parçası olmayı sürdürüyordu. Her türlü tahakküm gibi kadınların üzerindeki tahakküm sona ermişti. Heteroseksuellik ya da tek eşilik aşkın yegane normaları olarak dayatılmıyordu ama hor görülmüyordu da. Gerçekten tamamen insanların özgür seçimine kalmıştı. Mülksüzler’i her okuduğunuzda, Annares toplumunun, anarşizmi yorumlamadaki inceliği, zekası, yaratıcılıkları karşısında, hayranlığa kapılırsınız. Gezegenin sert eko-sistemine, toplumsal ve bireysel hayatlarda ortaya çıkan ciddi sorunlara karşın Annares, hali hazırdaki mülkiyetçi, savurgan insan karşıtı bu toplumdan çıkıp gitmek isteyenler için hala bir çekim merkezidir.

Ama galiba, sorun tam da burada yani “çıkıp gitme” özleminde. Büyük göçten iki yüzyıl sonra, Urras’ta çıkan isyanlar sırasında bir devrimci şöyle der. “...Bizi satın almak için verecekleri bir Ay’ları yok. Ya burada adaleti sağlarız, ya da hiçbir yerde.” Aslında hem Annares’te hem de Urras’taki anaşistler arasında, devrimin, ütopya karşılığında satın alındığı iddia edilir zaman zaman.

Ütopya karşılığında satın alınan devrim teması Mülksüzler’in ana sorunsallarından biridir. Öyle ki ütopyanın kendisi başlangıçtaki pazarlığın izlerini taşır.Zaruretlerin dayatması ile tutuculaşır ya da daha yumuşak söylersek radikalliğini yitirir. Ama belki de sorun Annares ütopyasında değil; ütopya fikirinin kendisindedir. Genel kabul ütopyanın, devrimin amacı olduğundadır. Ancak Annres deneyimi bize ütopyayı devrimi, sonlandıran bir süreç olarak düşünmemiz gerektiğini söyler. Anneres insanlarının çoğunluğu yani Anneres kamuoyu, hala samimi anarşistler olsalar bile, devrimciliklerini kaybetmiştir. Belki en başında devrimi yapacakları dünyadan çıkmayı kabul ederek, çevrelerini önemsiz gibi görünen duvarlarla örerek, diyalektiğin ötesine geçebilecekleri duygusuna kapılarak yapmışlardır bunu. Shevek herşeyden çok bunu kavramıştır aslında. Bencil mülkiyetçilerin dünyasına giderken, tam da bunu, sınırı aşmayı, düşünmüştür. “Adalet ya burda ya da hiçbir yerde” diyebilen bilge devrimci fikirler tam da çürümüşlüğün ortasında, yeşerebilmiştir. Belki göçün ikiyüzüncü yılında umulmadık bir şekilde, sahiplerin tahakümündeki mülksüzlerin başlatacağı yeni bir devrim iki dünyayı da saracaktır.


Shevek, mülkiyetçilerin dünyasında devrimin bitimsiz, geri dönüşsüz bir süreç olduğunu anlamıştır. Devrim küçücük bir cezvede kaynayan bir bardak süte benzer. Bir kez kaynama başlayınca, kimsenin tahmin edemeyeceği bir hacime ve şekle bürünür. Geri döndürelemez, kaba sığdırılamaz. Devrim insanların ve toplumların hiç olmadıkları ve olacaklarını umud edemeyeceği imkanlara kapı açar. Bir ana sıkıştırlamaz, başlayınca durdurulamaz. Kesintisizdir. ”Eğer herhangi bir şekilde sonu görünüyorsa hiç başlamayacaktır” Tek tek insanları ve kalabalıkların verili potansiyellerini aştıkları gerçekten dönüştükleri ve dönüştürdükleri bir süreçtir. Sonucu kestirilemez, ütopyanın tamamlanmış sınırları ile çerçevelenemez. Devrim kurulu olandan, eskiden gelenekten kaçamaz, tersine üstüne yürür. Sürekli bir mücadeledir. Varolanı aşmak basit anlamda, gücün/iktidarın el değitirmesine indirgenemez. Güçle ve İktidar düşüncesi ile hesaplaşmak bütün devrimlerin boynun borcudur. Shevek’in kalabalık bir meydanda insanlara söylediği gibi: “Ona yalnız ve çıplak gelmeniz gerekiyor.(...) Vermediğiniz şeyi alamazsını kendinizi vermeniz gerekir. Devrim’i satın alamazsınız. Devrim’i yapamazsınız.Devrim olabilirsiniz ancak. Devrim ya ruhunuzdadır, ya da hiçbir yerde değildir.”

29 Aralık 2007 Cumartesi

Wikipedia ve Yeni Mülkiyet İlişkileri



Aralarında Diderot ve Montesquie’nin bulunduğu ünlü Fransız entelektüelleri 1731’de ilk ansiklopediyi yazmaya giriştiklerinde, “bir gün dünya uygarlığı topyekûn yok olsa ve insanlık her şeyi yeniden inşa etmeye kalkışırsa” başvuracakları bir ansiklopedi yaratmayı amaçlıyorlardı. Bugünden baktığımızda bu iddia, parodik bir epistemoloji fantezisine benzese de basılı ansiklopediler, söylemsel düzenimizin en önemli otoritelerinden biri oldular. Açık içerikli internet ansiklopedisi Wikipedia'nın , Encyclopædia Britannica’nın kapsamını yakaladığını ilan etmesi geleneksel ansiklopedilerin otoritelerini ciddi ölçüde sarstı. Sarsılan sadece ticari markalar değildi; seçkinlerce üretilen, dolaşıma sokulan, mülkiyetin kutsal haresiyle örülmüş ansiklopedik bilgi miti de ciddi bir yara almıştı. Okuyucularının içeriğini değiştirdikleri ansiklopedi fikri sonuçta bir Borges fantezisi değil, yaşayan ve sürekli gelişen devasa bir projeydi. Kasım 2007 itibarı ile Wikipedia dünya üzerinde 253 dilde yayın yapıyor ve yaklaşık 9,1 milyon makale barındırıyor.


Nasıl Başladı?

Wikipedia, 9 Mart 2000’de İngilizce ticari uzmanlık ansiklopedisi olarak başlayan Nupedia projesinin yardımcı projesi olarak ortaya çıktı. Projenin yaratıcıları bir yıl boyunca belirledikleri uzman akademisyenlerden sadece 22 makale toplayabildiler. Wikipedia’yı ziyaretçilerin içeriğine katkı yapabilecekleri ve elemeden geçtirdikten sonra ana projelerine katacakları bir portal olarak düşündüler. Ancak bir yıl içersinde, Wikipedia’nın kapsamı Nupedia’yı çok geride bıraktı. 2001 yılına gelindiğinde Wikipedia 18 dilde yayınlanan 20,000 makaleye ulaşmıştı. Bu beklenmedik gelişme sonucunda, 2003 yılında Nupedia ve Wikipedia projelerinin internet sunucuları fiziksel olarak ayrıldı.

Wikipedianın Türkçe kolu Vikipedi, 2003 yılında kuruldu. Vikipedi, kendini şöyle tanımlıyor; ” Vikipedi'nin içeriği dünyanın her köşesinden gönüllü insanların imece usulü ile meydana çıkardığı açık ve özgür bir ansiklopedidir. Bu site bir wikidir, yani dünya üzerinde İnternet'e bağlı bilgisayarı olan herhangi bir kişi, tüm sayfalarda (hatta bu sayfada bile!) ekleme, çıkartma, düzenleme yapabilir. Tek yapılması gereken şey sayfanın üstünde bulunan değiştir tuşuna basmaktır” Wikipedia projesi hazırlandığı her yerel dilde, İngilizce metinlerin çevirisi değildir. Belirli ölçüler içersinde bağımsız gelişir ve Wikipedia toplulukları başka dillerden çevirdikleri makaleleri belirtirler. Türkçe Wikipedia, Vikipedi’de şu an itibarı ile 97.064 makale bulunmaktadır. Dünya üzerinde yüz binin üzerinde Wikipedia maddesi bulunan diller ise şunlardır:
İngilizce (+2,100,000) ,
Almanca (+670,000),
Fransızca (+585,000) ,
Lehçe (+450,000),
Japonca (+440,000),
Hollandaca (+385,000),
İtalyanca (+380,000) ,
Portekizce (+344,000) ,
İspanyolca (+306,000),
İsveççe (+269,000),
Rusça (+221,000) ,
Çince (+155,000),
Norveççe (+141,000),
Fince (+140,000) ,
Volapük (+112,000)

Bu arada Volapük’ün, Esperanto’dan önce 1879 yılında J.M. Schleyer tarafından geliştirilmiş bir yapay dil olduğuna işaret edelim.
Wikipedia, dağıtıma, yeniden yaratıma ve içeriğinin ticari amaçlarla kullanmasına izin veren GNU Özgür Belgeleme Lisansı (GÖBL) kullanmaktadır ve ana sayfasında copyleft ilkelerine uyduğunu ilan etmektedir. Bilindiği gibi telif hakları anlamına gelen copyright kelimesindeki 'right' hem hak hem de sağ anlamına gelir, sol anlamına gelen 'left' eki her yerde olduğu gibi burada da özgürlüğü çağrıştırmak için kullanılmıştır. Mülkiyet ilişkilerinin yeni şekiller alarak derinleştiği bir dünyada çok heyecan verici bir anlam ifade etmektedirler.
Gerçekten de yeni bir yüzyılın şafağında, mülkiyet kavramının hiç hayal etmediğimiz sınırlara kadar uzandığını gözlemliyoruz. Üçüncü dünya ülkelerinde yetişen bitki tohumlarının patentini alan büyük şirketler bin yıllardır aynı ürünleri yetiştirmekte olan yoksul köylülere entelektüel mülkiyet hakları davaları açıyorlar örneğin. İki yıl önceki kuş gribi salgınında olanları herkes hatırlayacaktır; Gribe iyi geldiği iddia edilen basit ilaçların fiyatları birden astronomik bir düzeye gelmişti. Aslında söz konusu ilaçların üretimi çok zor değildi ve birçok yoksul ülkede çok daha ucuza üretilebilirdi. Ancak ilaçların üretim lisansını elinde tutan şirketler bütün dünyayı telif hakları davaları açmakla tehdit ettiler. Örneğin Microsoft gibi bazı büyük şirketlerin asla kullanmayı düşünmedikleri binlerce fikrin patentini aldıkları biliniyor. Bu şu anlama geliyor, eğer bir gün aklınıza insanlara yardımcı olacak ve ücretsiz üretilecek ve dağıtılacak bir proje gelirse, kendinizden fazla emin olmayın birinin önceden tescil ettirdiği mülküne çarpabilirsiniz. Yerinde bir tanımlamayla, bu yeni mülk sahiplerine siberlordlar deniyor. Burjuvalar değil de lordlar; çünkü ellerinde tuttukları çeşitli imtiyazların ve araziler aracılığı ile sürekli ve tartışılmaz bir rant elde etme şansına sahipler.
Mülkiyetin derinleşmiş biçimlerine karşı bütün bu özgür belgeleme, kullanım ve dağıtım deneyleri yeni birer direniş alanı olama potansiyeli taşıdığını ileri sürmek acaba erken heyecanlanmak mı olur? Belki de…

Vandalizm

Birçok özgür proje gibi Wikipedia’nın başında tam da liberallerin iddia ettiği bir bela var; Wikipedia terminolojisinde buna Vandalizm deniyor. Liberaller şunu sayıklar sürekli; “Eğer mülkiyetsiz, sınıfsız, otoritesiz ve şiddetsiz bir dünya kurulursa, kötü niyetli kişiler nasıl önlenecek?” Gerçekten de neredeyse kuruluşundan beri Wikipedia’nın özgür içeriğini kendi çıkarları için saptırmak isteyen, sayfaları boşluklarla ya da saçmalıklarla dolduran saldırılar oluyor. Ancak şu ana kadar hızlı gelişmesinin kanıtladığı üzere Wikipedia açısından kaba Vandal saldırılar liberallerin iddia ettiği denli büyük bir sorun oluşturmuyor. Vandalizm’le nasıl başa çıkıldığına dair hem Wikipedia hem de Vikipedi sayfalarında ayrıntılı açıklamalar bulmak mümkün.
Ancak tek sorun kaba Vandalizm değil kuşkusuz. Katılımcılar çoğaldıkça toplumdaki önyargıların, yanlış kanıların popüler otoriterizmin “özgür içerikleri” ele geçirme tehlikesi bulunuyor. Örneğin aşağıdaki maddede Wikipedia ve Vikipedi arasında önemli farklar göze çarpıyor.
“Kürdistan İşçi Partisi (Kürtçe: Partiya Karkerên Kurdistan), Türkiye'nin güneydoğusu, Irak'ın kuzeyi, Suriye'nin kuzeydoğusu ve İran'ın kuzeybatısını kapsayan bölgede bir devlet kurmayı amaçlayan[kaynak belirtilmeli] ve bu amaçla söz konusu toprakların Türkiye Cumhuriyeti sınırları dahilinde kalan kısmına sahip olabilmek için Türkiye halkına karşı silahlı eylem yapan terörist örgüt.” Tabi ki Wikipedia’da “Türkiye halkına karşı silahlı eylem yapan terörist örgüt.”gibi bir cümle geçmiyor. Ama yine de Vikipedi’nin hakkını teslim etmek gerekir; bu maddenin başında üç temel uyarı yer alıyor, “Bu sayfanın Vikipedi standartlarına ulaşabilmesi için düzenlemesi gerekmektedir”, “Bu maddenin veya maddenin bir bölümünün referansları veya kaynakları belirtilmemiştir.”, “Bu maddenin tarafsızlığı konusunda şüpheler var.” Ayrıca maddeye ilgili tartışma sayfasına girdiğinizde, maddenin geçmişi üzerine ne tür tartışmaların yapıldığını görüyorsunuz ve tartışmalara katılabiliyorsunuz.
Üretildiği anın ve bağlamın bilginin içeriğine fazlaca sinmiş olması ciddi bir sorun olabilir. Ama burada da hemen şu soru gelir akla; bilgi zamandan ve mekândan bağımsız bir doğruluk iddiası ile üretilebilir mi? Üstelik zamanın ve mekânın izlerini taşımak sadece açık içerikli projelere özgü bir sorun mudur? Söz gelimi, Encyclopædia Britannica’nın 1911 de yayınlanan 11. baskısında Klu Klux Klanı aratmayacak derecede bir ırkçılık ve cinsiyetçiliğin hâkim olduğunu biliyoruz.

Wikipedia’nın başardığı kutsallık bozumunun en önemli sonucu, bize bilginin toplumsal mücadeleden bağımsız koşullarda üretilmediğini gösteriyor olmasında. Sadece bu bile Wikipedia’nın ve özellikle de Vikipedi’nin samimiyetle ve iyi niyetle emek verilecek ve katkıda bulunulacak projeler olmasını sağlar diye düşünüyorum.

25 Ekim 2007 Perşembe

Hitlerin Küçük Dünyası Satılık




Kaliforniya'da Oakland kentinde yaşıyan 91 yaşındaki John Barsamian, ikinci dünya savaşı sırasından Hitlerin Berghof'taki evinde ele geçirdiği küresel dünya haritasını satışa çıkarmış. Hitler’in bu küreye bakıp ne tür hayaller kurduğunu tahmin edebiliriz rahatlıkla. Şarlo, Büyük Diktatör adlı filminden enfes bir şekilde parodileştirmişti Hitler’in küresini. Hitler top gibi atıp tutuyordu dünyayı. Aslında Şarlo'nun söylediğini kadar komik değildir çoğu zaman, şehvetli büyük adamların vazgeçilmez oyuncakları haritalarla kurdukları ilişkiler. Hayal güçlerini kışkırtır haritalar, adrenalinlerini arttırır.

Belki de haritaların en çekici yanları insansızlaştırılmış olmalarıdır. İstediğiniz kadar bombalarsınız, yıkarsınız. İnsanlar yoktur üzerinde.Her nokta silik bir addan ibarettir. Cudi gibi, Gabbar gibi, Kandil gibi. Okları, kırmızılı mavili toplu iğneleri de yerleştirdiniz mi üstüne kabarmış enerjinizin ve hayal dünyanızın önünde hiçbir kuvvet duramaz.

Ne diyelim daha az harita göreceğimiz günlere...